BASRA OLAYLARI ANALİZİ: UMARIM BİR DAHA ‘BAD' EL HARAB - ÜL BASRA’ DEMEYİZ

Article

Osmanlı sonrası Arap dünyasının sınırlarını çizen İngilizler, yeni Irak devleti konusunda çok keyfi bir tutum sergilediler. Osmanlılar Mezopotamya’yı üç ayrı ve çok farklı vilayet olarak yönetmişlerdi. Kuzeyde dağlık Musul vilayeti ekonomik olarak Anadolu’ya ve Büyük Suriye’ye bağlanmış; merkezi Bağdat vilayeti yerleşik tarımı desteklemiş ve öncelikle İran ve güneybatıyla ticaret yapmıştı. Güney vilayetiyse Basra Körfezine ve Hindistan’la denizaşırı ticarete yönelikti. Bu üç vilayet 1920’de İngiliz mandasına girdiklerinde siyasal bir toplum tanımına girmiyorlardı. Bunlar Osmanlı İmparatorluğunun etnik ve dini bakımdan en farklı Arap bölgeleriydi ve bu farklılıkların aynı ülkede tek millet yapılmaları hep sorun oluşturmuştur. Irak’ın büyük bir bölümünü Şiiler, Sünniler, Kürtler ve az da olsa Türkmenlerden oluşuyor.

Tarihi boyunca hep iç karışıklıklarla gündeme gelen, bir türlü halkının huzur yüzü görmediği Irak’ın büyük kentlerinden olan Basra’da birkaç gündür yine olaylar başladı. Yapılan gösterilerin gerekçesi olarak ne kadar kentte yaşanan fakirlik, su sıkıntısı, hastalık, altyapı yetersizliği gibi sorunlar öne sürülse de; bölgenin siyasi tarihi, coğrafi konumu ve olaylar hakkında yapılan dikkat çekici açıklamalar, bu olayların günümüz İslam Coğrafyasında yaşanan sıcak gelişmelerden bağımsız olmadığını gösteriyor.

Olayların devam ettiği Basra, birçok dönemde yaşadığı yıkımlar ve acılarla özdeşleşen tarihini anlatan ‘Bad' el Harab - ül Basra’ deyimi ile hatırlanıyor. ‘Basra harap olduktan sonra’ anlamına gelen bu deyim geç kalınmış pişmanlığın fayda vermediğini anlatmaya çalışır. Kimine göre Moğol saldırılarıyla tamamen yıkılan Basra şehri için halk tarafından kullanılan bir söz, kimine göre ise, şehre gelen bir garip kendisine verilen eti pişirmek için ev ev dolaşır ama ateş bulamaz. Sonra ellerini kaldırıp beddua eder ve tüm şehri alev alır. Garibi gören biri sonunda ateşi buldun deyince o garip de şunu der: Bad' el Harab - ül Basra’. Ve şimdi gündem yine Basra…

‘Bin bir Gece Masalların’da bir şehir: Basra           

‘Bin bir Gece Masalların’da adı geçen Basra, Harun Reşid‘in halifeliği sırasında Ortadoğu’nun en önemli kültür ve ticaret merkezlerinden biri haline geldi. Abbasilerin zayıf düşmesi sonucunda, 13’üncü yüzyılda Moğol saldırısına uğrayarak tümüyle yıkılan kent, bugünkü yerinde Moğol egemenliği altında yeniden kuruldu. 1508-1534 arasında Şah İsmail döneminde Safevi’nin yönetimi altına girdi, 1546’da Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandı. 17’inci yüzyılda Basra’nın İngiliz, Portekiz ve Hollandalı gemicilere açılmasıyla Güney Irak’ın en büyük kenti ve tek limanı haline geldi. 1773-1776 arasında İranlıların eline geçtiyse de, Osmanlılar tarafından tekrar geri alındı, 1862’de Bağdat Vilayetine bağlı mutasarrıflık merkezi (sancak) oldu. 1884’te bir vilayet olan kent, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerce işgal edilerek askeri üs ve liman olarak kullanıldı. 1920-1932 arasında İngiliz koruması altında kaldı. İkinci Dünya Savaşında, müttefiklerin yardımları SSCB’ye, kent üzerinden ulaştırıldı. 1991 yılında Körfez Savaşında büyük yıkıma uğrayan kent, yeniden onarıldı.

Günümüzde de Irak’ın önemli limanı durumundadır. Irak’ın dışa satılan ürünlerinin büyük bir bölümü, Basra’dan yapılır. Kentte çıkartılan ve borularla körfezdeki Fao Kasabası’na pompalanan petrol, buradan tankerlere yüklenir. Petrol, yüzde 80 gibi bir rakamla kentin en önemli maddesidir.

Bir milyonun üzerindeki nüfusuyla Basra şehri, çoğunlukla Adnani ve Kahtani kabilelerine mensup Araplardan oluştuğu belirtiliyor. Basra’da 2006 yılında yapılan nüfus sayımında yüzde 45 Şii, yüzde 55 Sünni oranına sahipken, bu demografinin 2014 yılındaki sayımlarda yüzde 60 Şii, yüzde 40 Sünni şeklinde değiştiği ifade ediliyor.

Basra, Körfezi ülkeleri özellikle birçok küresel aktörün olduğu dönemlerde körfez ve civarındaki ülkeler gerilimli politikanın merkezi haline gelmiştir. Gerilim ve savaşın yaşandığı dönemlerde sadece bu coğrafya etki altında kalmamış bununla birlikte diğer tüm coğrafyalar da bu gerilimi bütün boyutları ile yaşamıştır. Önemli bir enerji alanı olan körfez bölgesi özellikle petrolün ortaya çıkarılması ile birlikte küresel aktörlerin ilgi ve çekişme sahası olmuştur.

Şatt-ül Arap suyolu sorunu ve İran-Irak savaşları

ABD’nin müttefiki ve ülkesinin etkinliğini Basra Körfezi bölgesine yayma emelleri olan İran Şahı, SSCB ile yakınlaşan Bağdat hükümetinin elini zayıflatmak için önemli bir suyolu olan Şatt-ül Arab'ın Irak'a ait bulunduğu 1937 tarihli Irak-İran Sınır Antlaşması'nı ortadan kaldırmak istedi. Bu amaçla İran gemilerini bir güç gösterisi olarak bölgeye gönderdiğinde, iki ülke kuvvetleri arasında silahlı çatışma çıktı ve 1970'te de diplomatik ilişkiler kesildi. Şah bu amaçla 1974-1975 arasında Irak’a başkaldıran Kürtlere silah ve İranlı Kürtlerden oluşan birlikler gönderdi. Daha sonra 1975 yılında Cezayir'deki Petrol İhraç Eden Ülkeler toplantısında, Cezayir Devlet Başkanı Bumedyan'ın arabuluculuğu ile iki ülke arasında Cezayir Anlaşması imzalandı. 

Anlaşma sonucu söz konusu sınır eskisi gibi muhafaza edilse de daha sonraki yıllarda İran’da gerçekleşen İslam Devriminin ardından Saddam, bu anlaşmayı iptal ettiğini açıklar. Saddam Hüseyin 17 Eylül 1980’de Irak Televizyonunda Cezayir Antlaşmasının yürürlükten kaldırıldığını açıkladı ve ardından o antlaşmanın resmi belgesini yırttı. Yaklaşık 8 yıl süren savaşta binlerce insan hayatını kaybetti. Saddam Hüseyin, on yıl önce belgesini yırttığı antlaşmayı tekrar kabul etmek zorunda kaldı.

Basra Körfezi ve İran

Peki, göstericilerin İran’ın bürolarına saldırması ne anlama geliyor? Yönetimde Şii bir hükümetin olması buna gerekçe gösterilse bile öne sürülen sosyal sorunların hedefinin, halkına hizmet götürmekten birinci derecede sorumlu Irak hükümeti iken saldırıların hedefine İran’ın konulması nasıl açıklanabilir? Yoksa bu olaylar şu an İslam coğrafyasında meydana gelen diğer olayların bir parçası mı?

Tarih boyunca İran, Körfez Ülkeleri tarafından bir tehdit kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İran’da yönetimi devralan her rejim, Körfez bölgesinin hâkimiyetini elde etmek istemiştir. 1970’li yıllarda İngiliz kuvvetlerinin Körfez’den çekilmesinin ardından Batı’nın desteğini arkasına alan Şah rejimi yönetimindeki İran, bölgenin siyasi geleceğine yönelik önemli adımlar atmış ve Basra Körfezi’nde bulunan BAE’ye ait adaları ele geçirmiş. Daha sonra ise Körfez bölgesinde bir savunma sistemi kurma fikriyle hareket etmeye başlamıştır. Ancak Tahran tarafından bu yönde getirilen öneriler bölge ülkeleri tarafından reddedilmiştir. Bu yüzden İran, Körfez’de denetleyici bir rol oynamak adına yeni stratejiler geliştirmiştir. İran Basra Körfezi ve dolayısıyla sahip olduğu körfezde bulunan Hürmüz Boğazına 1979 İran İslam Devriminin ardından Batı tarafından kendisine uygulanan baskı nedeniyle daha da önem vermiştir.

İran bu anlamda, Asya ülkeleri ile ekonomik ve kültürel alanlarda işbirliğini de içeren  ‘ortak güvenlik’ anlaşmaları imzalayıp Doğu Asya’daki birçok ülkeyle iletişiminin önünü açan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) gözlemci bir üye olarak katıldı. Buna ek olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde de bulunarak bölgedeki güç dengelerini bozmaya çalışmaktadır.

Körfez’de stratejik kriz bölgesi: Hürmüz Boğazı

Güncel olarak ABD ve İran arasındaki kriz bölgesi, Basra Körfezinin en önemli geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’dır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve BAE petrol ürünlerini Basra Körfezi üzerinden ihraç etmektedir. Çeşitli kaynaklara göre, dünya petrol kaynaklarının %20-40 körfezden ihraç edilmektedir.

Hürmüz Boğazı’ndan, 2011 yılı verilerine göre günde yaklaşık 17 milyon varil geçişi olmaktadır. Boğaz’dan ortalama olarak, günde 14 adet ham petrol tankerleri geçiş yapmaktadır, Bu ham petrol ihracatının büyük bölümü (yaklaşık % 85’inden fazlası) Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Çin’ine ve Asya pazarlarına yapılmaktadır. Lojistik zorluklar ve maliyetleri göz ününde alındığında Hürmüz Boğazı’na alternatif yollar bulmak oldukça zordur.

İran Umman’la birlikte Boğaz’ın stratejik bir noktasına komşudur. İran, bulunduğu konum ve askeri imkânları nedeniyle Körfez’de ve Boğaz’da petrol geçişini engelleme kapasitesine sahiptir. Washington yönetiminin, İran’ın petrol ihracatını engellemeye adımları, ardından Güney Kore’nin petrol ihracatını durduğunu açıklaması, Washington’un İran meselesini küresel ölçekte öncelikli gördüğüne dair emarelerdir.

ABD: Barışçıl gösterilere devam!

Kimyasal silah bahanesiyle Irak’ı işgal eden ABD, her ne kadar Irak politikasında umduğunu bulamamış olsa da bölgedeki İran tehlikesine karşı ülke yönetiminde söz sahibi olmaya devam etmek istiyor. Bununla Suriye başta olmak üzere diğer birçok bölgede (Yemen, Bahreyn) direkt ya da vekâlet savaşları yoluyla mücadele ettiği İran’ın etkinliğini kırmaya ya da en azından durdurmaya çalışıyor. Basra’da yaşanan olaylarda ise ABD’nin parmağının olduğunu kanaatini güçlendiren gelişme ise ABD yetkilisinin yaptığı açıklama.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, yazılı açıklamasında, "Güvenlik güçleri ve protestocular da dâhil olmak üzere tüm tarafları barışçıl protesto hakkını kullanmaya, bunun yanı sıra diplomatları ve tesislerini korumaya çağırıyoruz" değerlendirmesinde bulunarak göstericilere barışçıl gösterilere davet etmesi dikkat çekiyor.

Ayrıca THM habere konuşan Iraklı Ortadoğu Araştırmacısı Ali Semin, hükümet kurma görüşmelerinin devam ettiği bir zaman diliminde meydana gelen bu olayların ardından yapılan açıklamalara bakıldığında Irak’ta ABD’ye yakın bir hükümetin kurulması ihtimalinin güçlü olduğuna dikkat çekti.

“ABD Suriye’de; İran’ın Esed’e ve Hizbullah milis güçlerine yaptığı yardımı kesmek istiyor”

İbadi’nin ‘İran artık kendi işine baksın’ sözlerine hatırlatan Semin, şunları söyledi:

“…Göstericiler petrol yataklarına giden yolları kesiyorlar. Rus şirketlerinin olduğu yerde çok daha fazla saldırı var. ABD petrol yataklarının olduğu güzergâhta bulunan Rusya, Çin ve batılı petrol şirketlerinin bölgeden çekilip, kendi himayesine geçmesini sağlayabilir diye düşünüyorum.  Buradaki kargaşa hizmetin dışında biraz da petrol kavgasından çıkmaktadır. Gösteriler bir süre daha devam edecek, dinmeyecektir. ABD Suriye’de; İran’ın Esed’e ve Hizbullah milis güçlerine yaptığı yardımı kesmek istiyor. ABD bu yardımı kesmeden Suriye’den çıkmayacağını açıkladı.  ABD bölgede İran’ı önlemek istiyorsa; Irak’taki koridorlarını kesmek zorundadır. İran Irak’ta zayıflarsa bütün bölgede zayıf konuma geçecektir. İran Irak üzerinden bütün Ortadoğu’ya açılmaktadır. ABD bunun bilincinde; İran’ın Ortadoğu’da engellemenin yolu Irak’tan geçmektedir.”

Ayrıca Irak Şiileri ile İran Şiileri arasında gelen tarihsel bazı anlaşmazlıklar var. ABD bu anlaşmazlıklardan istifade ederek bölgede etkinliğini devam ettirmeye çalışıyor. Yine Basra’nın demografisinin giderek Şiilerin lehinde değişmesi İran’ın bölgede mezhepsel çalışma yaptığına işaret olarak gösteriliyor. Son seçimlerde yüksek bir oy alan Şii lider Mukteda Sadr, Basra'nın yolsuzluk, mezhepçilik ve milislerden arındırılması gerektiğini ifade ederek gizli ellere dikkat çekti:

"Mazlum Basra'mızın trajedisi bizi üzüyor. Asıl sinirimi bozan şey, güvenlik güçleri içinde bulunan gizli ellerin sivil göstericilere yasal olmayan şekilde müdahale etmesi oldu."

Sadr’ın ve İbadi’nin İran yönelik bu çağrılarının, Irak ve İran Şiileri arasında yaşanan siyasi ve tarihsel sorunlar mı yoksa ABD’nin politikasının bir dayatması mı tam olarak bilinmiyor.

Yine bu olayların, uzun süredir sömürgeci güçlerin kapışma alanına sahne olan Suriye ile bağlantısı olup olmadığı merak ediliyor. Özellikle ABD’nin son dönemde Suriye sahasında fazla bir etkinliği kalmadı. Türkiye ile Suriye’ye müdahil olabilen ABD, Türkiye ile ilişkilerin bozulmasıyla Suriye konusundaki aktif konumunu iyice kaybetti. Dünyanın gündemine gelen İdlip konusunda atılan adımlarda yer almayan ABD kendisinin dâhil olmadığı hatta politikasını çökerten çözümleri reddediyor.

İsrail’in tehdidi yabana atılmamalı

Suriye konusunda körfez ülkeleri başta olmak üzere temaslarını sürdüren ABD, bölge ile ilgili yeni adımlar atmaya hazırlanıyor. Basra’da başlayan bu olayların zamanlamasına bakıldığında ABD’nin ekonomik ambargo uyguladığı İran’ı ve dolayısıyla Rusya’yı durdurmak için kullanabileceği ihtimali artıyor.

İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman’ın İran’a yönelik “Biz kendimizi sadece Suriye topraklarıyla sınırlamıyoruz. Bu açıkça bilinmelidir.” sözleri de bu anlamda değerlendirilmesi gereken bir konu olarak karşımızda duruyor.

Ve bir daha Bad' el Harab - ül Basra’ demek zorunda kalmazlar.

Basra’da yaşananlar, tüm İslam beldelerinde yaşananların küçük bir örneği. Yüzyıllardır Müslümanlar arasına konulan mezhepçilik, ırkçılık, ideolojik, bölgecilik, ulusçuluk gibi sunî sorunlar ve bu sorunların odağında tutuşturulan savaşlar… Kaybeden hep Müslüman iken kazananlar her nedense emperyalistler… Emperyalistlerin oyunlarını fark edip fotoğrafın büyüğüne odaklanması gereken Müslümanlar, oluşturulan algı operasyonları sonucu küçük fotoğrafa odaklanmakta ve maalesef silahını kardeşine doğrulmakta…

Umarım Müslümanlar bu yaşananlardan bir ders alır da iş işten geçmeden bu gaflet uykusundan uyanır. Ve umarım tüm İslam beldeleri ve Basra için bir daha Bad' el Harab - ül Basra’ demek zorunda kalmayız.  

Yazar Hakkında

Toplam

60

Makale

Osman GÜLEBAK

Köşe Yazarı

Önceki 24 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE HÜDA PAR'IN MUSABLARI
Sonraki ÂLİMLER BULUŞMASI VE KÜRTLER

Yazılan yorumlar hiçbir şekilde tarafımızın görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.